CerenLik



Ask me anything   Submit

:)))

Körebe


Şu zamana kadar anladığım bir şey var;yapması gerekeni yapmak ve işi zora sokmadan,karmaşık hale getirmeden yapamıyor insanoğlu.Birbirimizin hayatını kolaylaştırmayı eziyet olarak görüyoruz sanırım.Her şeyin puzzle’ın parçaları gibi yerine oturması hoşumuza gitmiyor sanırım.Labirentlerden,çıkmazlardan boğulduğumuzu dillendirip şikayet ederken,bunları hayatımızdan atmaya da yanaşmıyoruz.Karmaşık insanoğlu. Karşımıza çıkan herhangi bir sorunda allayıp pullayıp onu önümüze duvar gibi örmekten mi zevk alıyoruz?Zevk almak da değil aslında,koskoca bir sorun yumağını başkasına anlatıp haklı oluşu vurgulamak daha kolay.Ya da şu anda istemediğin,ama sonunda seni bulacak olan kaçınılmaz sonun yaklaşmasını geciktirmenin yolu bundan geçiyor.Yani yoktan var etmekten,sorumluluktan ve yapman gerekenden kaçmaktan,görmezden gelerek oluyor ancak. Kendi kendimi bu şekilde aklıyorum bazen.Kimseye hesap vermesem de,kimsenin olup bitenin farkında olmadığı durumlarda kendi hesaplaşmamı bu şekilde yeniyorum.Yapmam gereken ya da söylemem gereken neyse onu görmezden geliyorum ve kaçıyorum.Kolaya kaçıyorum.Hayatı kolaylaştırıyorum kendimce.Kısa vadede işe yarar bir çözüm olsa da uzun vadede hiç ummadığım zamanda duvara tosluyorum son hızla.Kendi huzurunu nasıl düşünmez insan?Bir anda aklımı ne çeliyor da kaçıyorum.Korkup,gözümün önündeki şeyi görmüyorum.Görmezden gelebiliyorum?Var olan ve sürekli beynimin içini kemiren şeye nasıl gözlerimi kapatabiliyorum? Nasıl bir cesaret bu? O anda bir şeyleri göze alıp içinden geleni söylemek mi cesaret yoksa önünde duran o duvarı görmezden gelip gözlerini kapamak mı?
Kolaya kaçmaksa istediğim,söylemem gereken neyse o çıkmalı ağzımdan;dolanmadan,yalın…Süslü cümlelerle değil,”evet” ya da “hayır” kadar net.Sadece olması ,söylenmesi gereken.Dahası değil.Sadece “yeteri kadarı”.Nasıl huzur bulursam o kadarı.

Cambaz…


       
        İp cambazlarına imrenmişimdir çoğu zaman.filmlerde rastlarım genelde,sirkin renkli cümbüşlü dünyasında nedense hüzünlü gelirler bana.Kavga eder gibi yürürler ipin üzerinde,inatlaşarak,kararlılıkla.Nasıl bir denge,nasıl bir cesaret incecik ipin üzerinde yürümek?
       
        İlişki dediğin de ip cambazlığı aslında.Aynı ipin üzerinde iki kişi.İncecik sicimin üzerinde denge kurmaya çalışmak.Kolay olduğunu kimse iddia edemez ama denemeye değer olduğu kesin.Sen daha kendi dengeni sağlamak da zorlanırken bir insanı hayatına dahil edip,onunla birlikte yeni bir denge kurmaya çalışıyorsun.Risk’in en büyüğünü göze alıyorsun.Daha sağlam basıyorsun yere,adımlarını daha dikkatli atıyorsun.Kendi korkunun üzerine onunkini de ekleyip yoluna devam ediyorsun.Aslında bir insanla hayatını paylaşmaya karar verdiğin an,risklerin en büyüğünü alıyorsun.Senin ilişkide fedakar olup olmadığını tartışan kişiye en güzel cevaptır bu. 
       
        Ayakta kalmaya çalışırken,karşındakinin korkularını kendi korkun yaparak yoluna devam ediyorsun.İki kişisin artık.Sen ve o var içinde.Aslında iki kişilik taşıyorsun artık.Kendi düşüncelerinin içine onun kafasından geçenler karışıyor.İyisi ya da kötüsüyle sana karışıyor sevgili,sen oluyor aslında.
       
        ”Ben” ile başlayan cümleler kurmak isteyip,tıp oynuyorsun bazen.”Sen” olmayı özlüyorsun bazen.Tek kişilik düşünmeyi,tek başına nefes almayı,tek başına korkmayı.Sadece zihnini 5 dakika dinlenmeye alıp yine iki kişi düşünüyorsun.Düşü bile rahatlatır oluyor seni.Yalnız kalmak için sadece hayal kurmaya başlıyorsun. 

        Oyun gibi geliyor bazen.İki ayrı beynin,birbirine karışması,”bir” olması,daha doğrusu “bir” olmaya çalışması.Hiç bir zaman “bir” olmuyoruz çünkü.Sadece eksik bir puzzle oluyoruz bazen,bir kaç parçamız eksikken asıl resim çıkmıyor ortaya ve tamamlanıyoruz.Sadece tamamlanıyoruz,bir olmuyoruz,olamayız da.”Ben” ve “sen”iz bir yerde.İki ayrı birey,iki ayrı beyin,iki ayrı ruh.Bunların tek bir bedende birbirine karışması,birbirini özümsemesi mümkün mü?
   
        Bir zaman sonra,ne olursa olsun “sen” olarak kalıyorsun.En başında olduğu gibi.

Geriden…


     
     Geçmişe dair cümlelerimin kötünün adı yok ne öznesinde ne yükleminde. Araya öfke nöbetlerimin eserleri karışabilir bazen.Arada bilinçaltım baskın gelir,eteğindeki taşları döker. Ama öfkesi çabuk diner.Başkası ne demiş,ne yapmış,nasıl üzmüş,nasıl kırmış hatrımdadır elbet ama ilk akla düşen en iyi an neyse odur.Nasıl gülümsediği ve gülümsettiği. 

Arkamı dönüp baktığımda zamanında tuz buz olan tüm cam kırıklarını silmiş olduğumu görüyorum.Sadece ufak tefek puzzle parçası gibi arada sırada kafamda dönüp duruyorlar.Beni yalnız bırakmaları da fazla sürmüyor.Kırıkları tek tek alıp yapıştırmaya çalışmışım bazen.Olmamış,becerememişim ya da yine bir taş daha atılıp paramparça olmuşlar.Sonrasıyla ilgilenmemişim , hafızamın en derinine atıp,silinmesini beklemişim.Sırtımı çevirip gitmişim ki iyi ki öyle yapmışım,kötüye dair ne varsa hepsi hafızamın arka sıralarına mahkum etmişim suçlu öğrenciler gibi. Yavaş yavaş temizlenmiş zihnim,yavaş yavaş onarmış kendini.Çiziğini,kesiğini,yarasını yavaş yavaş onarmış beynim zamanla.Önce yapamadı,zorlandı.İlkokulda nasıl hecelemeyi öğrenirken,4 hecelelileri okuyamadığım için  ağladıysam nasıl zorladıysam onu öğrenmek için,bunu da öğrettim.Beni üzen her neyse sandıklara koyup saklamasın istedim.İkimizde yorulmayalım diye.

     Kırgınlıklarım oldu çoğu zaman.Gururumu inciten beni sessizliğe gömen  her neyse onu unutmadım  hiç bir zaman.Beni kıran kimse onu hayatımın  dışında saydım o andan itibaren.O insanı yok saymak,sanki hiç tanışmamış gibi yapmak oldu çözümüm.Hayal kırıklıklarımı da onunla  birlikte  kaldırıp  çöpe  attım.Evet zor oldu,acı da çektim,yastığımı da ıslattım  geceleri,ruh gibi dolaştığım da oldu kalabalığın  arasında,yemeden içmeden kesildiğim de.Ama her şey gibi  o da geçti.Zamanla kendi yolumu bulmuşum.Kendimi tanımışım,kendi yolumu çizmişim  farkında olmadan.Kendime verdiğim  en  güzel  hediye bu sanırım.

Sorular&Olmayan Cevapları

Ne kadar zamandır bu kadar korkak bir “ben” besleyip büyütür olmuşum içimde? Ne zamandan beri önümdeki kağıttan,kalemimden çıkacak olanlardan bu kadar ürker olmuşum?Ne zamandan beri silkelenip kendime gelmeyi bekliyorum?

Kafamın içinde yığınla soru bulutları gezinir olmuş.Kafamın içinde kendi cumhuriyetlerini kurmalarına izin verecek kadar duyarsız kalmışım hem de bu duruma.Arada çarpışıp yağmur olup akmışlar,sel basmış içimi farkında değilim.Ya da böyle davranmak işime geldiğinden görmezden gelmişim.

Nereye kadar körü körüne inanmaya devam edeceğim?Daha nasıl bir kayıp,nasıl bir hayal kırıklığı bekliyorum?Nereye kadar gözlerimi sıkı sıkı yummaya devam edeceğim?Görmezden gelmek mi bulduğum çözüm,hiç olmamış gibi davranmak mı ya da “ben sana küsüm aslında haberin yok” der gibi kendi kendime küsmelerle köşeme çekilmek mi?

Zamansız karşıma çıkan bir cümlenin canımı yakmasına daha ne kadar izin vereceğim?”Bir karar verdim iyileşiyorum artık” derken öylece apansız çıkar ya karşına geçmişinden ufacık bir şey,kalakalırsın,boğazın düğümlenir,nefes aldırtmaz hatta.Sonra düşünme faslı başlar.Aklına girdi bir kere,kaçıp kurtulamazsın da.Kemirir durur içini.”Acaba” larla başlarsın önce.Yine kendine döner,sorular sorarsın sonra.Onun ardına “keşke”ler takılır.Cevapsız sorularla boğuşursun,sonra öfken ve kırgınlığın bir olur üzerine yürür,gardını da alamazsın.Yenildiğini de gözyaşların fazlasıyla gösterir zaten.Olduğun yerde kafanda garip sorular,içini kurutan cümleler ve peşisıra gözyaşlarınla kalakalırsın.

Gürültü…


          İnsan kafasını her an meşgul etmeli bir an bile boş  bırakmamalı,içine dönüp  ne istediğini sormamalı,gece yastığa  başını  koymamalı,karanlık olmamalı,yalnız  kalmamalı,kafasını dinlememeli…Es kaza bunlardan birini  yaptı mı içindeki gevezenin susması imkansız.Bıdı bıdı eder,gece gündüz ayırmaz bir  dakika  bile  susmaz,için şişer,patlayacak gibi  olursun,kalp beyin  arasındaki o yakın  ama  bir o kadar da  uzak mesafesi arası mekik  dokumaya başladığın an  bittin.Tamam  işte iç ses yine galip geldi, seni alt etti.Mutlu mu sor bakalım? Ya sen,sen  mutlu musun? Mantık abidesi olmak hoşuna  gitti mi? “Böyle olması lazım” deyip kestirip attığında kafan daha  mı  rahat? O içini  kemirip bitiren, bıdı bıdı eden sesi susturabildin mi?

 Kendi kendine oyunlar oynamak bu resmen.Ben  böyle  yapıyorum,böyle  konuşuyorum,gülüyorum ediyorum,inadım inat  bir karar veriyorum,ama….Bil bakalım aslında ne  hissediyorum? Bu ne şimdi? Başkası değil,sen bileceksin  ne istediğini.Biri zayıf noktanı  yakalamadan,o içinde sakladığın şeyi sobelemeden,”mutluyum,huzurluyum” maskeni düşürmeden önce rolünü layıkıyla yap bakalım.Sonrasında toparlanabilmen  için hayli zaman geçecek çünkü.

İşine geldiğini sandığın şey kalbinin de işine geliyor muymuş bir sor bakalım? Yok ya da  vazgeçtim yeltenme hiç sorularla karman çorman olmaya.Bir gün zayıf noktan sıkılıp kendiliğinden çıkacak ortaya,içinde gizleyebileceğin  tenha  bir  köşen de olmayacak.Gel bir de burada oyalan,zaman da hayat da  senin ister  har  vurup  harman savur,tut kolundan  yakala.Sen bilirsin…

        

Ateş/Barut


        İkili delilik cidden ilişki dediğin.O siyah derken sen beyaz diyorsun illa ki bir yerde yol ayrımı çıkıyor ortaya.bu ayrımlar dünyanın  en  önemli sorunu havası yaratılmadığı sürece kuş tüyü hafifliğinde seyrine devam ediyor.Sen allayıp pullayıp mesele haline getirmediğin sürece  başın da ağrımıyor,baş da ağrıtmıyorsun.Bazen oluyor işte senin mantığına  yatan  ona  tamamen  ters düşüyor.Annenle bile  aynı fikirde olmuyorsun çoğu zaman, yabancı bir insanı hayatına  alıyorsun,onunla “bir” oluyorsun ve fikir ayrılığına  düşüyorsun eee garip mi bu şimdi?Arada  zıt fikir  diye  bir şey olmazsa şüphe et asıl kendinden. Fikir ayrılığı dediğin şeyi büyütmenin asıl anlamı;pireyi deve yapmak.Başka  hiç bir şey değil,aslında ufacık bir pürüz iken onu karman çorman,gemici düğümü haline  getiren yine sensin.
          
            Münazara diye bir şey vardı lise edebiyatının bize yaptığı en  büyük güzelliklerden aslında.Tanımında diyordu ki;”belli kurallar çerçevesinde...vs vs vsbelli bir konu hakkında iki tarafında fikir beyan etmesi ….. vs vs vs” O zamandan kavrayamamışız demek ki tartışmanın anlamını.Çünkü tartışma  günümüz anlamı “birbirimizi yemek" Çok lazım çünkü ses yüksekliğini en sona  ayarlayıp,derin bir nefes alıp karşıdaki insanın ağzından bir "a" harfi ile bile  çıkmasını yenilgi kabul ederek sürekli konuşmak.Karşı taraf konuşursa,fikir beyan  ederse ne  olur, haksız duruma düşersin(!) Susarsın daha da fena.Çünkü susmak nötr bir tepki gibi  gözükse de karşı tarafın beyninde "evet" veya " hayır" olarak kabul görür. İlla ki tartışmanın  en tantanalı yerinde bir cevap beklenir, es kaza susulduğu an  cevap hakkı karşı tarafa geçer ve bu tepkiyi kendi fikirlerince yorumlar. Tartışma  değil sözlü sataşmalı boks maçı.Amaç;rakibin sözlü ifadelerle  yumruk içinde bırakılması(!) Ca’nım münazaranın günümüzde ilişki boyutundaki hali budur.

Ne susmanın ne ağız  dolusu konuşmanın faydası var aslında. Ortama kıvılcım sıçramasına  izin vermeyip alevlendirmeden,kafada 2 dakika içinde çözümleme yapılır ve  karşı tarafa durum  analiz edilip,sükunetle karşıt düşünce dinlenir,sonra  da sarılınır,öpüşülür,barışılır….diye  biter.-Diyebilseydim keşke ama temenniye yasak yok ne de olsa o da bundan  sonrakiler için temenni olsun;)

Yap Boz


         İnsan bazen yap boz oynar duygularıyla. Birine karşı ne hissettiğini tam olarak bilememe gibi bir lüksü var mı gerçekten?Adını koyamamak,anlam verememek,içinde bir yerlere sığdıramamak,boşlukta asılı bırakmak o kişiyi…

           İnsan içindekini bilemez bazen,kendi hissettiklerine aklı ermediğinden ne kendisine ne başkasına açıklayabilir.Anlatacak çok şeyi vardır aslında ama susar, o kişinin içindeki yeri kadar çok susar,ağız dolusu susar.Bazen olur ya,hep hayatında olsun istersin,gidince bir yanın  eksik  kalır,ama hayatında olduğunu bilmek iyi  gelir insana.Varlığını bilmen,hissetmen bile  yeter ya bazen.Her gün gözün görmese olur,sesini duymasan olur, karşılıklı oturup çay içmesen,ağız dolusu muhabbetler etmesen,telefon açmasan ya da o seni aramasa,yolda karşılaşmasan olur.Bunları oturup dert etmezsin.Aramadığında darılıp gücenmezsin,sen aramıyorsun diye o küsmez sana.Ama beklemediğin  bir anda aylar sonra hatta yıllar sonra gelen  telefon seni  her gün arayıp  halini hatırını sorandan daha tatlı gelir.O hala  hayatında bilirsin.Onu hissedersin,özlemek bile  tatlı  gelir,acı çekmezsin.Sorumluluk yüklemezsin,o da senin  omuzlarına kocaman bir sorumluluk  bırakmaz. Aslında hep merak edersin hayatını,uzaktan  izlersin gizlice.Ona hissettirmeden adım adım takip edersin.Mutlu olduğunu görünce sen de mutlu olursun,sonra yavaş yavaş sessizce dönersin  kendi hayatına.Arada bir özlediğin gelir aklına.Sadece bu kadar.

           İnsan  hayatında vardır böyle kişiler.Yokluğu delirtir,acıtır.Sadece varlığını bilmek,senin yaşam alanın  içinde olduğunu bilmek  iyi gelir insana.Yılda bir belki on yılda bir görür belki o da olmaz.Ama hayatında ya yeter ona.Sarılmasın,öpmesin,konuşmasın,görünmesin  gözüne;ama o var ya tek bir “nasılsın” ı yeter ya sana,başka maymun iştahlılık yapmazsın,o anda en mutlu insan sensin.

               Yap boz unun  bir parçasıdır,o olmazsa eksik kalırsın,yapıp bozsan da senin parçan olduğunu bilmek,seni tamamladığını bilmek yeter de artar bile küçük bir mutluluğa.





"Ben"ce

    Ne zaman değiştim ben? Ne zamandan beri kendimi tanıyamıyorum? Eskiden garipsediğim,hoşnut olmadığım,yediremediğim  şeylerin  içine ne zamandan  beridir dahil oldum?
  
     Kendini  tanıyamamak,"ben" diyememek ne  garip .”Ben” le  başlayan  ve arkası sağlam cümleler;kalıplı,düzeyli,tutarlı,net…Ben ne  zaman “ben” olmaktan  vazgeçtim?

     Başkaları  için yaşamaya,hayatımı  onlara  göre şekillendirmeye  ne zaman  başladım? “Ben ……..   istiyorum” lu cümlelerimi nereye  sakladım da her şeye evet der,kafa  sallar oldum.Kendi benliğimde “yasak” olan,”kötü” diye  nitelendirdiğim  şeyleri  ne ile unuttum da kabullendim,bakmadan  yanından  yürüdüm  gittim,normalmiş  gibi.Ne oldu da “benim ayıplarım”,”benim yasaklarım"a başrol oldum.Çevremdekiler nasıl oyuna girdi,rollerini hiç  yadırgamadan oynadılar?

     Herkes neden  kendinden vazgeçti? Ne değişti; yaşam şartları ,ortam ,kişiler ,düşünceler ,para, zevkler,tarzlar,iyiler, kötüler,ayıplar,yasaklar…Ne şekillendirdi  bunca  şeyi de,bambaşka  bir  kalıpta bambaşka  bir “ben” de buldu  insan kendini.Ne çabuk unuttu  kendini,kendine ait kuralları,tabuları,doğruyu,yanlışı…Neyi kaybetmekten  korktu da ödün verdi  kendinden defalarca? 
Sen  olmadığın  bir hayatı,yaşamak,her şeyi geçtim  kendinden  ödün verince mutlu mu olur insan? Bütün  bunları yaşayıp anlık,1 günlük,2 haftalık,1 aylık mutluluklar için kendin olmayınca mutlu olmaz insan.Bir yere kadar gözlerine perde iner,”yanlış” dediğinin yanından göz ucuyla  bile  bakıp  irdelemeden geçersin,devam edersin yoluna.Peki ya sonrası? Kendini dinleyince? O zaman da ilk zamanki gibi kabullenir misin  her şeyi,ilk zamanki  mutluluğun hala  yüzünden  okunur mu,enerjin hiç bitmeyecek gibi midir hala,kolay kabullenir misin hala  o zaman  umurunda  olmayanı,omuz silkip “amaaannn” dediğini.

      İnsana en büyük cezadır bazen,kendini  dinlemek,başkaları  yerine kendi  sesini  duymak,durup soluklanmak.Kafandaki gürültüye  katlanmak sabır ister bazen.

      Kendini bulmalı kişi.”Ben” diyebilmeli bazen.Kuralları olmalı,hatta zaman zaman  sığınacağı tabuları."Bence" diyebilmeli…